İçimizden bir ses: Genç bir tekstil işçisinin hayatı

 

Bir çocuk 15 yaşında nasıl işçilik yapar? 20 yaşında nasıl kiralık işçi olur? 22 yaşında Nike firmasına ayda binlerce tişörtü nasıl üretir?

Uğur ZENGİN

Bir çocuk 15 yaşında neden Müslüm Gürses dinler? O yaşında nasıl işçilik yapar? 20’li yaşlarının başında nasıl kiralık işçi olur? 22 yaşında dünyaca ünlü Nike firmasına ayda binlerce tişörtü hangi şartlarda üretir? 22 yaşındaki Tekstil İşçisi Serap’ın hayatında bu soruların tamamına yanıt var. 15 yaşında merdiven altı bir atölyede başlayan işçilik hayatı, bugün Tuzla’da yüzlerce işçinin çalıştığı ve dünyaca ünlü Nike, Adidas, Converse markalarına üretim yapan fabrikada sürüyor. Dünün çocuk işçileri bugün dünya markası ürünleri üreten, karşılığında bir küçük asgari ücrete talim eden, çoğu meslek hastası, hayatları çalışmaktan ibaret olan belki de günümüzün robotsu insanları…

‘BENİM YAŞIMDAKİLER ÇOĞUNLUKLA ORADA VARDI’

İşçilik hayatı doğduğu yer olan Tokat’ta, 15 yaşında başlıyor. O yaşta işçiliğe başlama nedenini Serap şöyle yanıtlıyor: “Derslerim kötüydü. Bütünlemeye kalmıştım. Okulu bıraktım. Liseyi. Direkt annemin yanında işe başladım. Sonra gitmedim. Kendi isteğimle değil tabii de babamların zorlamasıyla. Benim derslerim iyiydi. Lisede bozuldu.  Bir anda dersler düşünce çalışsın dediler. Annem çalışıyordu zaten tekstilde, mahalle arası bir atölyede. Hani öyle sigorta migorta yok. Fabrika gibi değildi. Annemin çalıştığı yerde çalışmaya başladım. 12 saat normal iş saati. Belirli bir mesai yoktu. İstedikleri kadar fazla mesaiye bırakabiliyorlardı. Mesela sabahlamalara kadar.”

-Peki zor olmuyor muydu?

-Bilmem. Ortam eğlenceli geliyordu. Çünkü hep benim yaşımdakiler çoğunlukla orada vardı. O zaman çocuksun orayı eğlence olarak görüyorsun. Çünkü bizde öyle dışarı çık gez toz yoktu. Babam göndermezdi. Vakit geçirdiğimiz yer işyeri. Orada eğlenmeye bakıyordum.  Molalarda birbirimizle şakalaşıyorduk. Çok büyük bir şeyi yoktu. Müzik açıp dinliyorduk. Mola saatlerinde oyun havaları açılıyordu. Daha canlı müzikler. Çalışırken zorlanıyorduk ama başka iş yoktu. Market, mağaza işleri daha az ücretliydi bir de merkezdeydi zaten.

tekstil

MÜSLÜM, FERDİ, AZER…

Atölyedeki işçilerin çoğu çocuktur ama Serap’ın annesi gibi yetişkin işçiler de onların dertleri de kendileriyle beraber atölyede mevcuttur. Büyükler dertlerini arabeskle savuşturma gayretindeyken çocuklara da arabesk ile büyümek kalıyor. “Müslüm Gürses’i neden açıyorlar biliyor musun?” diyor Serap ve devam ediyor:  “Müzik dinlemenin amacı da gündemden haberleri olmasın müziğe adapte olsunlar. Zaten dertliler insanlar bir sürü sıkıntıları var müzikle de etki ediyorlar. İş, geçim, aile… Ben öyleydim mesela biraz daha büyüdükten sonra 17 yaşımda falan tam ergenlik döneminde çalışırken o müzikler beni sanki deşarj ediyor gibiydi ama etmiyordu tabii. Daha fazla boğuyordu. Sinirimi işten çıkarmaya çalışıyordum bu sefer. Yani onla işe uğraşıyordum. Hiçbir şeyi düşünmüyor, daha çok çalışıyordum. Amaçları o zaten.” Bu atölyede alınan aylık 250 lira ise direk babaya gidiyormuş. Biraz büyüyüp 17 yaşına gelince mahalle dışına çıkma izni almış ve daha büyük bir fabrikaya geçmiş Serap. Burada sabah 8 akşam 7 çalışırken aldığı asgari ücretin üstü olmamış.

TOKAT’TAN İSTANBUL’A GELDİ KİRALIK İŞÇİ OLDU

Babasının rahatsızlığı ve Serap’ın kendi deyimiyle “kardeşlerim için çok pisti ortamı” dediği yerden İstanbul’a göç etmişler. İstanbul’un işçi havzalarından biri olan Esenyurt’a gelmesiyle burada kiralık işçilik dönemi de başlamış: “Gelince ilk önce çalışmadım. Daha sonra halamın oğluyla taşeron gitmeye başladık. 3 ay falan haftalık gitmeye başladık. Firüzköy’de tekstile. Sigorta yok, sadece servis ve yemek. Bu hafta bu fabrikadasın bu hafta şu fabrikadasın. Bazı elemanlar var sabit yere gidiyordu. Taşeron gönderen yevmiyeci zaten fabrikayla anlaşıp bir farbikaya gönderiyordu. Ek iş çıkarsa başka fabrikalara gönderiyordu.

-Neden taşeron çalışıyordunuz?

-Taşeron daha iyi para alıyordu. Sigorta yok. İstanbul’a yeni taşınınca hiç kimseyi tanımıyorsun. Tabii akrabaların var ama büyük yer sonuçta. Hiç güvenemiyorlar, göndermiyorlar. Beni tek işe göndermiyorlardı zaten. Abimle 3 ay falan gittim. Sonra bir süre çalışmadım.

-Hayalin var mıydı o dönem? Geleceğe dair planın var mıydı?

Bizim oralarda eğer bir kız okumuyorsa çalışmıyorsa evlenmeli derler. Hep ailem bir an önce evlensin diyordu. Ben de onları düşünüyordum o zaman. Nasıl biriyle evlensem nasıl bir hayatım olur diyordum. Evde baya sıkılmıştım artık. Bir işe girmem gerekiyordu. Bir direğe kağıt asılmıştı. ‘Günlük şu kadar lira’ işte, imza Mine taşeron. İrtibat numarası falan yazıyordu. Bir anda aldım numarasını ertesi gün başladım çalışmaya. Hiç resmi bir işlem falan yapılmadı. Sabit bir fabrikaya gönderiyordu. Gönderen kişinin fabrikada yaklaşık 60 elemanı vardı. Başka fabrikalara çok nadir gönderiyordu. Ya o fabrikada elemana ihtiyaç yoksa gönderiyordu. Mine taşeron, Sevgi taşeron, şu taşeron bu taşeron. O insanları da gönderen 1 kişidir. O kişi insanların üzerinden günlük ne kadar keserse keyfi biliyor. Bir kere arıyorsun sen onun kadrolu elemanı gibi oluyorsun. 9 ay böyle çalıştım. Günlük 60 liraydı. Günlüğün neyse o.

-Kiralık işçilik yeni yasallaştı ama öncesinden de kullanılan bir yöntemdi yani?

Fabrikaya inşaata tekstile taşeron giden var. Çoktu yani. Esenyurt’ta çok fazla var özellikle. Şu anda daha da fazlalaştıracaktır. Güvencesiz, keyiflerine göre. İstediği elemanı istediği gibi çalıştırır, çıkartır. Maaşını alamayanlar oluyordu. Erteliyor, vermiyor.”

İSTENİLEN SAYI ÇIKMAZSA HAKARET EDİLİYOR

İstanbul’a geldikten sonra Serap’ın babası vefat eder. Kardeşlerden birinin Tuzla’da iş bulması nedeniyle başka bir işçi havzası olan Tuzla’ya taşınırlar. Burada kısa bir dönem işsiz kalan Serap, kuaförde işe başlasa da kuaförlüğü benimsememiş, yapmak istememiş. Bir dönem sonra ise Tuzla’da Nike, Adidas gibi dünya markalarına üretim yapan bir fabrikaya girmiş. Fabrikada yüzlerce kadın işçi çalışıyor. Pek çoğu Serap gibi çocuk işçilikten geliyor. Çocukken bu işi yapmamış olanlar ise bugün İŞKUR aracılığı ile gelen işçiler. Sağlık sigortalarını ve ücretin bir kısmını İŞKUR ödüyor. 9 kişiden günde 900 tişört çıktığı bir fabrika, “Kontrolcüsü, paketi her şeyi içinde. Tişörtlerin en kötüsü 130 lira.” Ve her 9 kişinin üstünde bir ekran var. Bu ekranlarda ise işçilerin performans oranı. Yüzdeler yazıyor ekranlarda. Bu ekranlara göre çalışılıyor.

-Şimdi çalıştığın fabrika nasıl?

Şimdi hiç iyi değil. Hep eğilerek çalışıyoruz. Buralarımız hep ağrır (omzunu tutuyor). Çay molaları 10’ar dakika. Yemek paydosu yarım saat. İşyerinde çok fazla tempo istiyorlar. Belli adetler oluyor. Sınırlamalar. Diyelim 500 tane iş çıkartacaksın diyorlar. Yeni bantlar kuruluyor. Genel olarak her makineye özel sayı var. Tempolu şekilde kaliteli iş vermek zorundasın. Vermediğin zaman çıkara da biliyor, bağıra da biliyor. “Geri zekalı mısınız siz aptal mısınız siz!” İşler birikmiş. Neden birikiyor demişler. Yapamamış çocuk. “Elimden bu kadar geliyor” demiş. Neden elinden bu kadar geliyor daha fazlasını istiyorum. Hatta kız çıkmak istedi. Bant sistemi, 9 kişiden oluşuyor. 9 kişiden günde 900 bin tane iş isteniyor. Yüzdesini alıyorlar. En az yüzde 70-80 çıkarman gerekiyor. Performans oranı. Neye göre ölçüyorlar bilmiyoruz. Söylemiyorlar. İşçileri yarıştırıyorlar ama işçiler de buna tepki göstermiyorlar ki. İşçiler tepki gösterse değişir. İnsan yani robot değil ki. Karşılıklı çalışıyorlar.”

‘BEN HARİKAYIM 900 TANE İŞ YAPTIM’

Serap’ın yanındaki kadın işçiyle konuşuyoruz. 13 yaşında bu işe başlamış. “Yetiştiremediğin zaman kendi üzerinde yük hissediyorsun yapamıyormuşum gibi. Gelip herkes sana bakıyor niye yapamıyorsun diyor. Bu sefer sen de hızlı yapmaya çalışıyorsun. Herkes hızlı yapmaya çalışınca da robotlaşıyorsun. Yedek yiyince zaten psikolojik olarak baskı da yiyorsun zaten. İnsanlar bilinçli değil. Ben daha fazla yapayım ben daha fazla yapayım. Sürekli söylüyorsun, sen daha farklı bir maaş mı alıyorsun? ‘Hayır almıyorum’ diyor. Neden böyle bir işe kalkışıyorsun neden kendi hakkını savunmazsın? ‘E bana laf gelmesin’ diyor. Sektörün en pahalı firmasıyla çalışıyoruz ama asgari ücret alıyoruz. İşçilere bir şey de vermiyorlar. Elini kaptıranlar oluyor. Kimisi gidip de söylemiyor. Bir pansuman, iş başı. İşi alıyorsun. Sırayla gidiyor işler. Normalde bir tişört kolu takmak 20 saniye ama insanlar daha da hızlı yapıyor. Övünüyorlar. Geçen gün bir kadın ‘Öf” ben harikayım 900 tane iş yaptım bugün diyordu.

İŞÇİLER BİR ARAYA GELMENİN YOLLARINI ARIYOR

Tüm bunlara rağmen asgari ücret alan işçiler şimdilerde bir araya gelmenin yollarını arıyorlar: “İşçilerin bir araya gelmeye zamanları yok. 5’er dakika zamanla insanları çıkarıyorlar. 5 bant 12’de çıktı, diğer 5 bant 12’yi 5 geçe çıktı. İşçileri bir araya getirmiyorlar. İnsanlar birbirlerini görmüyor bile. Gece vardiyası da aynı. Sonuç itibariyle ustabaşı var, sayı itibarıyla çalışıyorsun. Sürekli 30’lu paketlere konuluyor. Yukarılarda ekranlar var. O ekranlarda oranlar yazılı. Bize söylüyorlar sürekli bakın ne kadar tamir yapmışsınız ne kadar sayı yapmışsınız. Yüzde 60-70’in altına inerse ihtar alıyorsun. Üçüncüde tazminatsız atıyorlar seni. Her halükarda denetliyorlar her şeyi.”

Evrensel

Facebooktwitter

Yorum yapın